Altıncı Kıta Akdeniz

İnsanoğlu, Akdeniz’de anasının kucağındaki kadar rahattır.           

Dante, İtalya’yı şöyle anlatır:           

“… del bel paese la dove il si suona.” (“Evet”in gürlediği güzel ülke)    

       

Bu sözlerden esinlenerek rahatlıklar Altıncı Kıtamız için de aynı şey söylenebilir.           

Akdenizli’nin karakteri, “hayır”dan çok ‘Evet’ demeye yatkındır. “Evet” demek istenir. “Evet” demek o kadar kolaydır ki! Aksine “hayır” deyince bir sıkıntı duyulur.

Altıncı Kıta ‘Evet! Evet!’ ülkesidir.

 

           

 

Aziz Louis Bayle, Akdenizli kardeş;

 

Mektubunuz ve yolladığınız iki kitap için teşekkür ederim.

 

Kitaplardaki şiirlerden sanki Teokritos’un pastoral, Vergilius’un bukaliklerinden geliyormuşçasına bir koku, tatlı bir alize rüzgarı yayılmakta… Onları okudukça tipik bir Akdeniz manzarası görüyormuş gibi oluyorum. Çünkü Altıncı Kıta, vahşi bir dünya değildir. Bu yünden, ‘insan dünyası’ olduğu söylenebilir. Kesinlikle söylenebilir ki –eğer yanlış anlatıyor-sam , Fransızcam için bağışlanmamı dilerim –yüksek dağ mağrur dağ ve uçurumlarıyla tüm Akdeniz’e, usta bir sanatçının elinden çıkmış sanat yapıtı denilebilir. Bitki örtüsü yeterince zengin olmasa da, dahası orada burada çıplak yerler, kayalıklar görülse de bu böyledir.

 

Güneyden, denizden bakınca Toros dağları (Toros boğa demektir ve bu çok önemlidir) birbiri ardınca, mavi Akdeniz’in doruklarında patlamış ak köpüklü dalgaları gibi şahlanmışlardır.

           

Doğu Akdeniz’den şöyle bir yola çıkalım:

           

İşte orada Akdeniz, son derece Akdeniz’e aittir, aşırı derecede Akdeniz’dir. Orta Akdeniz’le kıyı öylesine birbirine girmiştir ki karanın nerede bitip denizin nerede başladığı kolay anlaşılamaz. Körfez, küçük koylar, burunlar, yarımada ve adalar çılgınlığıdır. Bu, antik Arkhşpelagos’tur, Arşipel’dir yani “Eski Akdeniz”dir. Mısırlılar bu adaları “Denizin Yüreğindeki Adalar” diye adlandırmışlardır.

           

Bazı geceler bu takımadalarda (Arşipel), ay ışığında sandalınızda yalnızken uzaktan gelen ve sizi garip bir coşkuyla titreten uzun, yumuşak çığlıklar duyduğunuzu sanırsınız. Belki bunlar, gelişmelerini Anadolu’ya borçlu olan Kentaurların seslenişlerinin yankılarıdır.

           

Atı, Hititler evcilleştirmişlerdir. Kentaurlar, Helenlerin gördüğü ilk Hitit atlılarıdır. Bugün de miğferler, eski Hitit miğferleri gibi geriye kaykılır.

           

Ege kıyılarının burunları, adeta denizin çağrısına uyarak dalgalara dalar ve Afrodit’in doğuşundaki gibi sırılsıklam yeniden denizin yüzeyine çıkarlar. İşte, Arşipel adaları böyle oluşur. Dalışlar yinelenirse mavi deniz, adına uygun olarak sevinçli adalar topluluğu ile donanır.

           

Sporad ve Kiklad diye adlandırılmış bu adalar kargaşalığı. Sporad “sperein” kökünden gelir; “saçmak”, “dağılmak” ve aynı zamanda “ekmek” anlamındadır. Çünkü “sporos” tohum demektir.

           

Sanki Küçük Asya’nın yüksek bir yaylasında ayakta duran tanrıça, Arşipel’in sonsuza doğru uzanışını görünce coşkudan soluğu kesilmiş, elinin geniş ve cömert hareketiyle avuç dolusu ada tohumlarını serpiştirmiştir bu denize. Böylece Kalimnos, Kos,Nsiros, Simi, Tillos, Karpathos, Rodos, Girit, Girit’in hemen yakınlarındaki Yannadis adaları ile diğer ada ve adacıklar, Adalar Denizi’nin bağrını çiçeklendirmişlerdir.

           

Mitologya çağında, ufkun öte yakasındaki çocuğunu beslemek isteyen Tanrıça Hera, tanrısal göğüslerini sıkar. Sütün fışkırmasıyla gökkubbede geniş bir yay çizer ve böylece Samanyolu yaratılmış olur. Bu Altıncı Kıta’nın başlangıcıdır.

           

Ortadoğu’nun batısında oturan ve ayrı diller konuşan toplumlar Akdeniz’e “Ak” ya da “Duru” deniz adını takmışlardır. Türkçe Akdeniz, Arpça Bahr-i Sefid denir. Bunun aksine kuzeydeki deniz Karadeniz’dir.

           

Akdeniz, berrak deniz. Akdeniz, yılın bazı zamanlarında geceleri tamamıyla akkor ve saydamdır, aydınlıktır. Dans eden sıvı bir fosfor denizidir sanki. Denize girerseniz tüm bedeniniz ışıklı madenden yapılmış gibi parlaklaşır. Anaforların en küçüğü, uçsuz bucaksız bir aydınlanma meydana getirir. Bu, dünyamıza ait olmadığı sanılacak derecede olağan dışı bir görüntüdür. Bu olay, mikroskobik canlıların çokluğundan ileri gelmektedir. Bu, yaşamın şafak ve seheridir. Burada sadece mikroskobik canlılar değil, daha büyük canlılarda vardır. Bu; yürümeyen, koşmayan, ancak aşk ve döl vermenin yarattığı ışık içinde yüzen düşsel bir dünyadır.

           

Bu ışık, hayatın başlangıç gülümsemesidir. Bu en büyük saflıktır. Gerçekte sanat ve şiir evreninin herkese, çevreye aşk ilan edişi olmasın bu? Böylece Akdeniz, derinliğine kadar inilemeyen aşk ve hayat uçurumu olmaktadır. İskorpit balıkları, yunus ve ton balıkları, korifemler mitolojik figürlerle ve özellikle mevrularıyla (Akdeniz’deki Orfoslar), denizaltı mahzenlerinin karanlıklarından çok şaşkın iri gözlerini ışığa çevirerek çıkakorlar. İşte bu, doğmaya hazır günün aydınlığını, saydamlığını yaşatan Altıncı Kıta’dır.

 

Şafak Tanrıçası Eos, gül parmaklarıyla yavaşça, gün kapısının iki kanadını aralamaktadır. Menteşeler tiz ve uzun, uzakta bir  köpek havlaması ve insanın en eski dostlarından sıpanın evcil anırması gibi çığlık sesi çıkarmaktadır. Uzaklık, bağrışı hafifletip yumuşatmaktadır. Bu Akdeniz günüdür, uyanmaya başlayan AKDENİZ’dir.

 

Birdenbire Eos (Şafak), günün kapısını açar ve menteşeler menteşe rengi gök gürültüsüyle homurdanır. Güneş, olanca görkemiyle ufukta yükselir. Aydınlık